Şimdi kaybettiklerin için üzüleceğine, kaybetmediklerin için sevin.
Eski zamanlarda bir bilge yaşarmış, çevresine ışık saçar mutluluk dağıtırmış. Kimi alır nasiplenir, kimi biriktirir taşırmış yıllarca. Bilge, geniş ve yemyeşil bir tepenin üzerindeki, yaşlı bir söğüt ağacının altında otururken, bir adam görmüş karşıda. Tepeyi tırmanıp yanına gelmekteymiş. Halinden anladığı kadarıyla, biraz kederli, biraz da kızgınmış.
Eski zamanlarda bir bilge yaşarmış, çevresine ışık saçar mutluluk dağıtırmış. Kimi alır nasiplenir, kimi biriktirir taşırmış yıllarca. Bilge, geniş ve yemyeşil bir tepenin üzerindeki, yaşlı bir söğüt ağacının altında otururken, bir adam görmüş karşıda. Tepeyi tırmanıp yanına gelmekteymiş. Halinden anladığı kadarıyla, biraz kederli, biraz da kızgınmış.

Gelir gelmez anlatmış halini, kaybettiği itibarını, kaybettiği dükkanlarını, kaybettiği tarlalarını, “Çok direndim” demiş “Çok uğraştım. Ne kadar uğraştıysam, o kadar kaybettim. Hiçbir şeyim kalmadı.” Ardından sormuş. “Şimdi ne yapmalıyım. En son çare sen kaldın. Söyle; geri almak için ne yapmalıyım.”

Derviş bakmış. “Benim gibi yap.” demiş. “Yalnızca izlemek gerekir bazen. Hayatı ve onun sunduklarını, direnmeden.” Anlamamış adam.

“Bak” demiş derviş. “Şimdi bir mesel anlatacağım sana.” “Bir zamanlar. Bu tepenin üzerinde bir ulu çınar vardı. Kolları gökyüzünü kucaklar, yaprakları yemyeşil bir bulut gibi sarardı yüksekleri. Üzerinde bin bir çeşit yaşam vardı, sincaplar, böcekler. Her biri kendi içinde ayrı hayatlar sürerdi. Gördüklerimiz dışında niceleri vardı yapraklarının ve dallarının arasında. Gölgesi huzur verir, birçok yorgunu koynunda dinlendirirdi. O ulu bir ülke gibiydi.

Az ötesinde duran küçük bir söğüt fidanı, gıpta ile seyrederdi ulu çınarı. Hayallere dalardı. Onun gibi mağrur bir ülke olmayı isterdi. Yaşamlara yuva olmayı isterdi. Kendi gölgesi ile onunkini karşılaştırdığında biraz üzülse de, biliyordu bir gün onun gibi olacaktı.

Bir gün bir rüzgar esti. Küçük fidan ürperdi biraz. Sonra utandı kendinden sanki. Çünkü ulu çınar hiçbir şeyden etkilenmeden duruyordu öylece. Belki rüzgarı fark etmemişti bile.

Rüzgar biraz daha hızlandı. Ufuk kararmaya başlamıştı sanki. Olacaklardan endişe duyan yaşamlar, koşa koşa ulu çınarın kolları arasına sığınmaya başladı. Rüzgar biraz daha hızlandı. Artık ulu çınar rüzgarı oldukça hissetmeye başlamış ve yapraklarının arasından hızla geçişini izliyor, uğultusunu dinliyordu.

Küçük söğüt fidanı, ürkmüş ve rüzgarın şiddeti karşısında hafifçe eğilmişti. Rüzgar daha da arttı. Daha arttı. Ulu çınar yüzyıllar süren yaşamında sanki ilk defa korku hissetti. O kökleri derinde, yüzyıllardır yerinde sapasağlam duran çınar. Rüzgar arttıkça çınar direndi. Küçük fidan artık daha da eğildi.

Zaman aktı, rüzgar iyice hızlandı. Uğultusu, artık yerlere kadar eğilen, küçük söğüt fidanının kulaklarında zonkluyordu. Ulu çınar hala direniyordu, dimdik durabilmek için çalışıyordu ki. Bir ses duyuldu. Bir çatırtı ve ardından büyük bir gürültü. Küçük fidan öyle korkmuştu ki, gökyüzünün kükrediğini sanmıştı. Oysa bu ses kükreyen gökyüzünün değil, rüzgarın gücüne yenilen çınarın sesiydi. Dev ülke büyük bir gürültüyle devrildi. Gölgesi kadar geniş bir alana yayıldı kolları. Kopan yapraklar rüzgarın verdiği yönlere doğru savruldu. İçindeki yaşamlar savruldu.

Ve bir zaman sonra, rüzgar geçti. Uğultusu geçti. Küçük söğüt fidanı eğildiği yerden kalktı. Fakat ulu çınar kalkamadı. Küçük fidan büyük bir üzüntü ile baktı o dev ülkeye. “Keşke biraz eğilebilseydin sende bu rüzgarlar karşısında” dedi ulu çınara. Ama artık duymuyordu ulu çınar”

“İşte evlat” dedi, bilge. “Ben yıllardır, rüzgarlar karşısında eğilmeyi bilen bu söğüt’ün gölgesinde dinlenir, öyle izlerim hayatı ve bana sunduklarını. Sende böyle yap benim gibi. Gün gelir rüzgar geçer. Ve sonra istersen tekrar kalkabilirsin. Şimdi kaybettiklerin için üzüleceğine, kaybetmediklerin için sevin. Rüzgarların geçmesini bekle”
Facebook'ta Paylaş
5 yıl önce
0 yorum