"keşke" dedi bilge, "keşke ölseydin, bilirdim, öldün diye ağlardım"
Zifiri karanlığın küçük aydınlatması olan bir sigara ateşini hatırlıyordu, içine çektiği dumanın nefesinin sesini öylesine hissediyordu ki gerçek olduğuna yemin edebilirdi. Birde yıllar öncesinden tanıdığı yüzünü hatırlamakta oldukça zorlandığı adamın son sözlerini; ‘endişelenme’
O gittiğinden beri kaçıncıya görüyordu aynı rüyayı,"‘bilinçaltı çoğu zaman çok acımasız" diye yataktan doğrulurken aynı yatakta yattığı adamın varlığının ağırlığını hissetti. Adamın kim olduğunu anlaması için çok değil, 4 saat öncesine gitmesi yeterli olacaktı. Uzun yıllarını aşkla geçirdiği her dakika bir öncekinden daha çok sevdiği adam olan Mert, Bilge’ye hiçbir şey söyleme gereği duymadan kaçtığı zamandan beri Bilge’nin her günü aynı acıyı tekrarlayarak geçiyordu. Çok alkol aldığı gecelerin sabahı saatlerce uyumuş gibi erkenden kalkardı. ‘yaşasın az uyku, çok kurgu’ diye geçirdi içinden bu kez de.

Yatakta bırakıp kalktığı adamın varlığını yok sayarak, ayılması için kahve suyunu koydu, telefonu geldi aklına, baktığında 16 cevapsız aramanın tek sahibi uzun zamandır bütün işlerin sorumluluğunu bıraktığı ortağının olması nedense şaşırtmadı Bilge’yi. Telefonunu aldığı koltuğa fırlattı tekrar. Birazdan arardı. Bunu aklından geçirdiğinde içini yakan bir kendini acıma duygusuyla gülümsedi. Bir kez daha Mert’e ağız dolusu küfür etti. Sahi kimden alıyordu intikamını, kaç bedenden sıyırmıştı terkedilişini, bedeninden daha çok hor kullanmıştı ruhunu ama yine terbiye edememişti. Dışarıya baktı, ‘bugün günlerden simply red’ dedi ‘buram buram stars kokuyor sanki hava’ diyerek, koşar adımlarla cd ye uzandı ve son ses açtı. . Bunu yapmasındaki amaç uyandığında ne konuşacağını bilmediği içerdeki adamın gitmesine sebep olmaktı.

Kahvesini hazırlamaya mutfağa doğru gittiğinde son ses müziğe rağmen içerden gelen rahatsız edici kıpırdanmalar yüzünde oluşan gülümsemeyi tekrar yerine getirmişti. "sana da günaydın" diye fısıldadı kahvesinden ilk yudumu aldığında.

Annesi aklına geldi, o Bilgeyi acısına terk etmez, vazgeçmezdi. Ortağından önce annesini aramaya karar verdi. Annesinin sesini duyduğunda acısı biraz dinerdi belki hep öyle olmamış mıydı? Bilge eskiden canının yandığında o acının onu öldüreceğinden hiç şüphe duymadığı anlarda hep annesi imdadına yetişir gibi içini aydınlatan sesi ile "içinde bulunduğun hayat senin acın kadar romantik değil kızım" derdi. Ve o an tanrının annesinin ağzından kendisine seslendiğini düşünürdü "hadi artık yeni acılar için hayata dönme vakti" tazelenirdi, efsunlanmış bir sesi olduğunu düşünmesinin haklı gururu ile hayata dönerdi. Ama bütün bu sığındığı gerçekleri Mert’in gidişiyle takas etmişti. Bütün o doğru bildikleri koca bir yanlışa dönüşmüştü.

Annesinin ezbere kazınmış telefon numarasını tuşladı. Gözleri nemlenmişti, hayır bunu yapamazdı. Ağlayamazdı, içeride tanımadığı, sadece tek ortak paylaşımları 7 saat olan bir adam varken hele hiç.
‘Bilge, kızım’ sesini duyduğunda ise her şey için çok geçti. ‘anne, çok canım acıyor’ diye ayların intikamını alıyormuşçasına ağlamaya başladı Bilge.

Sürekli olarak aynı cümleleri tekrarlıyordu. Akıttığı gözyaşları sanki zehirdi. Ne kadar bir zaman bu uzun süren çok sesli sessizlikle geçmişti bilmiyordu ama kapının sesiyle kendisine gelmişti. Adamın aynı sessizlikle evden çıktığını anladığında içinde ona ait olmayan bir parça bir kez daha terk etmişti Bilge’yi.
Alışkındı gidişlere, yıllar önce "beni hep en çok seni sevdim diyen adamlar terk etti, babam açılışı yaptı gerisi de zaten o kadar canımı yakmadı" demişti; ta ki Mert’in gidişine kadar.

Ne ara başlamıştı ne ara sonlanmıştı annesiyle konuşması bilmiyordu. Neler konuşmak isteyip, konuşamadığını da. Mert le ikisinin yoğun iş temposundan fırsat bulup en son kaçtığı tatillerini düşündü. Gidişinden tam 24 gün önceydi. Hiç olmayacak gibiydi, sevişmeleri, aşkları, Mert’in dudaklarından dökülen şarkılar, Bilge’nin gözünden çektiği kareler hiç biri bu bilinmez gidişin habercisi değildi.

İşte yine aynı şeyi yapıyordu. Acısını dünyası kabul ettiği o evde onunla ilgili her detayı aklına bir kez daha kazıyordu. Bunun tek sebebi gidişindeki bilinmezlikti.

"keşke" dedi bilge, "keşke ölseydin, bilirdim, öldün diye ağlardım" bunu hayatında iki adam için kurmuştu. İlki henüz çok küçükken babası gittiğinde, annesini ağlarken gördüğünde söylemişti.

Özlem Tultay

Devamı gelecek... Takipte kalın...

Her hakkı saklıdır. Köşe yazarlarına ait yazılar, yazarın adını da içerecek şekilde ve aktif olarak yayınlandığı sayfaya link verilmeden başka yerlerde yayınlanamaz.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

YAZAR HAKKINDA

Bayanlar baylar tanrı beni yaratırken ruhuma fazlaca aşk hallerini üflemiş ve 1985 yılının bir sonbahar sabahında hayatınıza bir yerlerden değmem için beni bu topraklara göndermiş. Yalnız bu geliş sanırım birilerini rahatsız etmiş ve beddua etmiş olmalı ki bu hayatta sadece 'iflah olmaz bir romantik' oldum çıktım. Eğitim, iş, hayat derken kendimi yazarken nefes alır buldum. Şimdi buradayım. Yazarken keyif aldığım kadar umarım sizlerde okurken keyif alırsınız.
Facebook'ta Paylaş
5 yıl önce
0 yorum