İnsan Hakları Farkındalığının Arttırılması ve İçselleştirme
İnsan hakkı kavramı ve insan hakkına saygı yaşamımızın her anında yerini bulmaktadır. Bunu içselleştirebilmek bizim ve yakın çevremize etki etme isteği doğurarak, genişleyen halkalar yaratmamızı sağlayacaktır.
Her gün evden dışarı çıkarken, yaptığımız bazı rutinler, üzerinde bazen hiç düşünmesek dahi, bizim ve bizim gibi yaşayan milyonlarca kişi için yapılmış bazı çalışmaların neticesinde gerçekleşiyor ve yaşanıyor. Elimi ve yüzümü yıkayabiliyorum çünkü benim ve diğer bir çok insanın kullanımı için gereken çalışmalar yapılmıştır. Sokakta rahatça yürüyorum çünkü güvenlik, temizlik, araç düzeni vs konular planlanmış ve düzenlenmiştir. Saat çarkları gibi herkes birbirine ve birbirinin üretimine bağlı bir döngü içinde. Bu çark’ın dönüş ve işleyiş kalitesi, her bireyin üzerine düşeni yapma sorumluluğunun bilincinde olma düzeyi ile doğru orantılı olarak sağlanacaktır.

Karşılıklı fayda üretme düşüncesi, aynı zamanda karşılıklı hakların temel düzeyde benimsendiği çıkarımını da içinde barındırmaktadır. Çünkü bireylerin yaşamı boyunca üslendiği rol ile gerçekleştirdiği ( bilgi, sanayi, hizmet vs.) üretim, yalnızca kendisine değil mutlaka kendisi dışındaki bireylerde de ekti edecektir. Bu noktada, üretimin diğer bireyleri etkileyebileceği düşüncesindeki ayrım, diğer bireyin hakkına duyulan saygıyı da ortaya koymaktadır. Hakkın niteliği ve çeşitliliği üzerinde düşünerek daha somut bir yaşam parçası haline getirilmesinin sağlanırlığı arttıkça topyekun bir kalite artışı sağlanabilecektir.

En temel hak, elbette bireyin yaşama hakkıdır. Bu dünyada yaşayabilmesi için gerekli kaynaklara ulaşabilmesi ve kullanabilmesi gereklidir. Bu kaynakları kullanma hakkına, dünyada bulunan her insan ve her varlık sahiptir. Bu noktada kaynakların paylaşımı konusu ayrıca ve detaylı bir şekilde incelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor. İnsanlık tarihi, aslında kaynak paylaşımını konu alan sürekli bir mücadele ve savaşlar tarihidir. Etnik inanışlar, dini inanışlar gibi temel konular üzerine şekillense de, çok büyük bir çoğunlukla savaşlar ve katliamlar, bu inanışlar gölgesinde, kaynakları daha çok hak ettiğine inanan topluluklar arasında gerçekleşmiş ve halen gerçekleşmektedir.

Dünya’da yenilenebilir kaynakların kalitesi, her geçen gün verim artırılması adına deformasyona uğrarken, yenilenemeyen kaynakların tükenişi de devam etmektedir. Artan nüfus kaynak ihtiyacı ve tüketimini de doğrudan etkilemektedir.

Dünya nüfusunun artışı hakkındaki bilgiler, bir çok kaynakta farklılık gösterse de temel olarak, oransal bir artışla hızla gerçekleştiği yönündedir.

Dünya nüfusunun MS 1000 yıllarında 310.000.000 düzeyinde, 1930 yılında 2.070.000.000 düzeyinde ve 2012 yılı için 6.900.000.000 düzeyinde olduğu ifade edilmektedir. Yaklaşık olarak 1000 - 1930 yılları aralığında yılda 1.760.000.000 civarında gerçekleşen nüfus artışı, 1930 – 2012 yılları aralığında 4.830.000.000 civarında gerçekleşmiştir. Mevcut rakamlar ve artış oranları dikkate alınarak yapılan bir projeksiyon’da 2050 yılında ki nüfusun 12.000.000.000 civarında olacağı yönündedir. Bu türlü bir artış hızının, sınırlı dünya kaynakların paylaşımı hakkında gittikçe artan düzeyde önemli sorunlara yol açacağını öngörmek çok da zor olmayacaktır.
Her ne kadar teknolojinin gelişmesi, kaynak üretiminin çoğaltılabilmesi gibi imkanlar sağlanabilecek olsa da, çatışmalar kaçınılmaz olacaktır.

İnsanlığın geldiği bu aşamada, bir çok ekonomik sistem tasarlamaları, yazılı hak koruma sözleşmeleri, çeşitli paylaşım kuralları gibi bir çok önlem alınacağı ve alındığı muhakkaktır. Ancak asıl mesele bu çalışmaların uygulanabilirliğidir. Tüm yasalar, koruyucu ilkelerle bezenerek uygulama sağlanmaya çalışılır. Ama halk arasında şöyle bir söz vardır, “Kanunlar kurallara uyanlar içindir.” Kurallara uymayanların, cezalandırılması uygulamaları tam bir caydırıcılık getirmezken, “yaşamsal paylaşım bilinci” konusunda hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü bu sahiplik kalp ve vicdanlara yazılı hale gelmeyince uygulamalar sakat kalacaktır. Her birey kendi vicdanında “İnsan Hakkı” kavramını ve hakkın üstünlüğünü içselleştirmedikçe, hiçbir yaşamsal paylaşım, güzellikle gerçekleşmeyecektir.

Geçmiş yüzyıllardan bu güne, artan bir bilinçle, temel hakların kabulü, her zaman önem taşıdı ise de bu aşamadan sonra dünya’nın yaşanır bir yer olmasının tek bir yolu, bireysel hakların mutlak bir şekilde tanınması ve korunmasıdır. Bu şartlar oluşmadığında kaynak paylaşımı mücadeleleri, vahşice, insana ait olan hiçbir değeri tanımayan bir savaşa dönüşerek ve artarak devam edecektir.

Yani her birey, kendi rolünü doğru ve verimli bir şekilde yaşarken, aynı zamanda insan hakkı kavramını içselleştirirse, tüm kaynaklar ektin bir şekilde dağılır paylaşılır. Vicdan gibi içsel bir mahkeme kişilerde yaşatılarak, daima diğer bireyin haklarını gözeten bir terazi geliştirilirse daha yaşanır bir dünya herkes için sağlanabilecektir.

Bu açıdan insan “hakları farkındalığı” hakkında eğitim her birey için şarttır. Her bireyin, insan hakları konusunda eğitim alması sağlanmalı ve kişilerin insan hakları bilinci artırılmalı ve içselleştirilmelidir.
İnsan hakkına saygı her rolde yerini bulur. İnsan hakkı kavramı, çeşit ve nitelik tanımlamaları akademik ve felsefi çalışmalar ile sağlanarak, her rol için öznel ve en önemlisi o rolü yaşayan birey için içsel bir konum almalıdır. Ancak bu sayede damlalar denizlere dönüşebilecektir. Her toplumda çoğunluk, hakim yaşam formunun oluşmasını sağlar. Bireylerin insan hakkı kavramını ve insan hakkına saygıyı her ne koşulda olursa olsun içselleştirmesi ve bu bilinci yaşayarak yaygınlaştırarak, çoğalması, yaşanır bir dünya için atılacak en gerçek adımlar olacaktır.

Sermaye’nin dünya üzerinde belirli yerlerde toplanması, elbette bazı paylaşım sorunlarına yol açmaktadır. Dünyada sermaye ve mal değişimini sağlamak için bir çok sistemler geliştirilmiştir.

Ticaretin temel güdüsü kardır. Kar işletmelerin varlık sebebidir. Ancak, artık yalnızca konvansiyonel ticaret mantığı yeterli olmamaktadır. Marka, bilgi, isim hakkı, kullanım hakkı, çoğu zaman üretilen hizmet veya üründen daha da değerli olabilmektedir. Marka değeri yalnızca ticaret hacminin getirdiği bir değer değildir. Marka değeri, işletmenin, üretim öncesi ve sonrasındaki refleksleri, tüketiciye saygı, çalışanına saygı, doğaya saygı gibi bir çok unsurun ortak değerinden oluşmaktadır.

Yani artık işletmelerin ve devlet eli ile işletilen hizmet ve üretim alanlarının başarı ölçütleri arasına bu türlü marka ve imaj kalitesi konuları da dahil olmaktadır. Bu durum ilk etapta, basitçe tüketici hakkı gibi değerlendirilse de birey hakları açısından değerlendirilebilecek önemli bir hareket noktasıdır. Bu noktadan hareketle, işletmelerin ( özel – devlet ) temel varlık amacı olan kar konusunun artık, daha açıkça tartışmaya açılması ve en azından karlılığın belirli bir seviyede sağlanmasını müteakip, mutlaka insan hakkı adına tüzel kişiliğin kendisi dışındaki gerçek kişilerin refahı ve mutluluğu, temel insan haklarının sağlanması adına, sermaye dağılımının yaygınlaşmasına katkıda bulunabileceği bir yapının tesis edilebileceği bir literatürün yazılması, insanlığın dönüşüm noktalarından biri olacaktır. Bu süreç aynı zamanda her bireyin kendisi dışında kalan, diğer bireylerin haklarına duyduğu saygının içselleştirilmesi için ayrıca yoğun bir şekilde değerlendirilmelidir.

Ticaret ağları ile mal ve sermaye değişimi hiç durmadan devam eder ve gelişir. Borsalar da bu yapının en temel taşıdır. Alım satım kurallarını belirler, objektif fiyat oluşumu sağlamaya gayret eder ve bunun üzerine sistemler geliştirir. Ticaret ( emtia ) borsaları ise gıda maddelerinin alım satım ve bu şartlarda oluşan fiyatların tespiti üzerine çalışır. En önemli işlevi alıcı ile satıcıyı karşılaştırarak doğru fiyatı tespit etmektir. Bu ise bilgi demektir.

Dünyanın dört bir yanında bu yapılar mevcuttur. Ham haldeki tarımsal ürünler ve bazı işlenmiş tarımsal ürünlerin büyük bir çoğunluğu dünyada emtia borsaları aracılığı ile dolaşım kazanır. Bu yapıların objektifliği ve etkinliği ne kadar güçlü olursa, dağılım ve bireye ulaşım o derece hızlı ve etkin olacaktır. Temel yaşam maddesi olan gıda ürünlerinin ve bu ürünlerin aynı zamanda sağlık sektöründe de kullanıldığı değerlendirilirse, oldukça önemli ve takibinin çok güçlü yapılması gerektiği bir yapıdır.

Buralarda çalışan tüm bireylerin özellikle insan haklarına olan saygılarının içselleşmesi, bu vicdani sorumlulukla doğru fiyat için daha çok sistem üretmeleri, doğru ürün tanımlamasın için daha çok sistem kurmaları gibi sonuçları sağlamaya zorlayacak ve tüm dünya ölçeğinde düşünülürse, her tür spekülasyondan uzak, birey haklarının hakça dağılımını sağlayan bir oluşum halini alacaktır.

İnsan hakkı kavramı ve insan hakkına saygı yaşamımızın her anında yerini bulmaktadır. Bunu içselleştirebilmek bizim ve yakın çevremize etki etme isteği doğurarak, genişleyen halkalar yaratmamızı sağlayacaktır. Bu gerekliliği fark eden, düşünen, araştıran, öğrenen, içselleştiren ve insan hakkına saygı duyan, koruyan ve geliştiren bireylerin çoğalması için eğitime ihtiyaç mutlaktır. Doğru bir şeyler yapmak konusunda en iyi seçim, insana saygının ve sevginin yaşanması ve yaşatılması adına yapılabilecek şeyleri kapsadığı düşünüldüğü müddetçe her adım iyiye ve güzele doğru atılacaktır.
Facebook'ta Paylaş